Paskalya Adası, (İspanyolca Isla de Pascua, Rapanui dilinde Rapa Nui) Büyük Okyanus’un güney doğusunda Şili’ye bağlı bir adadır.Dünyaca ünlü, her turistik kitapta anlatılan taş heykeller Moai diye adlandırılırlar. Pater Sebastian Englert, bu heykellerden 638 tanesini numaralandırmış ve kategorize etmiştir. Esasında bu heykellerin daha önceden 1000 adedin üstünde olduğu tahmin edilmektedir. Çok sayıda araştırmaya rağmen bunların ne amaçla yapıldığı bilinmemektedir. Tam ne zaman yapıldığı da bilinmeyen heykellerin, M.S. 1000 ile 1600 yılları arasında inşa edildiği tahmin edilmektedir. Yine tahminlere göre bu taş heykeller yerlilerin ruhlarla iletişim kuran atalarıdır. Boyları 1 ile 20 m arasında değişen Moailerin en büyüğünün ağırlığı 50 tondur. Adanın doğusundaki Rano Raraku yanardağının tüf ve taşlarından yontulmuştur. Ahu adı verilen platformlar üzerinde yerleşmiş heykeller, bakışları yerleşim bölgesini görecek şekilde yerleştirilmişlerdir. Ahular o kadar güzel işlenmişlerdir ki yontma taş plakalarının arasına bıçak sırtı bile sığmaz.Moailer, Büyük Okyanus’ta, Şili’nin 3600 km batısındaki Paskalya Adası’nda yapılan yekpare taş figürlerdir. Heykellerin dinsel anlamı tam olarak bilinmemekte, iskelet biçiminde yaşadığına inanılan ataları temsil ettikleri sanılmaktadır. Erkek figürler “Moai Kavakava”, dişi figürler de “Moai Pæpæ” adıyla anılır. Moai bazen bereket törenlerinde, ama genellikle hasat kutlamalarında kullanılır. İlk toplanan ürünler çevrelerine yığılırdı. Heykellerin en büyüğü 20,65 m boyundadır.

Kuššara kralı, kentten büyük bir kudretle inip,
Neša’yı bir gecede gücü sayesinde aldı.
Neša kralına saldırdı,
ama Neša’ nın halkına kötülük etmedi.
Arkeoloji literatürüne “Anitta Metni” olarak geçen ve Hattuşa kazılarında bulunan 8 adet tablet, bize Kuššara Kralı Pithana’nın Neşa/Kaneş kentini zaptettiğini anlatır. Tarih tahminen M.Ö. 1774’tür. Daha sonra Pithana’nın oğlu Anitta, Kaneş’i başkent yapar. Baba-oğul iki kral, yaptıkları başarılı askeri seferler ile birçok kenti alarak topraklarını genişletmişler ve (URUHa-at-ti)-Hatti Ülkesin’de yani Anadolu’da ilk kez politik bir merkezileşmenin önünü açmışlardı. Buradan Hitit devleti filizlenecektir.
Anadolu’nun ilk imparatorluğu doğarken bir dönem de sona ermektedir : Assur Ticaret Kolonileri Çağı.
Kaneş’in fethinden sonra, Assurlu tüccarlar Anadolu’yu terk etmeye başlamıştı. Çünkü Kaneş, ticaret kolonileri ağının merkeziydi. Belki de daha sonra, Büyük Kral Anitta, topraklarında ekonomik ve ticari gücü elinde bulundurmak için Assur ticaret merkezlerine kısıtlamalar getirmişti.
Şimdi iki yüzyıl önceye dönelim.
Hatti Ülkesi ve Assur
M.Ö. 20. Yüzyılın ortaları. Anadolu’nun siyasi yapısı, birbirleriyle mücadele halinde olan kralların yönettiği kent devletlerinden oluşmakta ve siyasi birliği sağlayacak merkezi bir otorite yok.
Hattiler, Luviler, Hurriler, Palalar, Gaşkalar gibi Hitit öncesi Anadolu’nun “yerli” halkları, zayıf devlet yapılarında dağınık bir manzara çiziyorlar. Ancak bazı savaş durumlarında, düşmana karşı birleşebiliyorlar. Örneğin, Akkad Kralı Naram-Sin (2190-2154), kendisine karşı, Hatti Kralı Pamba önderliğinde birleşen 17 Anadolu kralından söz eder.
Aynı dönemde, Mezopotamya’da Asyalı Sümerlerin egemenliği zayıflarken, Sami kökenli Babil ve Assur güçlenmektedir. Ur’un III. Hanedanı’nın yıkılmasıyla (M.Ö. 1940) bağımsızlığını kazanan Assur aynı zamanda birçok yerden gelen malların değiş tokuş edildiği ve satıldığı büyük bir pazar yeri gibidir.

Assur Kralı I.Erishum, özel mülkiyetin de gelişmesiyle, devlet eliyle yapılan ticaretin yanı sıra kişisel girişimlere de onay verince Anadolu ile Mezopotamya arasında yoğun bir alışveriş başlar. Özellikle Orta Anadolu’daki kentler ile Yakındoğu, birbirlerine oldukça iyi organize edilmiş bir ticaret ağı ile bağlanır. Bu ağın belkemiğini Assurluların, Anadolu kentlerinde kurdukları ticaret kolonileri oluşturur.
Kentlerin bitişiğinde yükselen bu merkezlere liman veya rıhtım anlamına gelen “Karum” denmekteydi. Çünkü Mezopotamya coğrafyasında ekonominin merkezleri nehir kıyılarındaki rıhtımlardı. Bu sözcük bir süre sonra ticaret merkezi anlamını da yüklenmiştir. Diğer bir yerleşim çeşidi de misafir anlamına gelen “Wabartum” lardı. Bunları, ana merkezler arasında bulunan ve tüccarların konakladıkları kervansaraylar olarak niteleyebiliriz. Bugüne kadar okunabilen çiviyazılı tabletlerden, Anadolu’da 50’yi aşkın ticaret merkezi tespit edilmiştir.
Neša ya da Kaneš
Anadolu’da tarihsel çağları başlatan ilk yazılı ürünleri yani çiviyazılı tabletler günümüzde 1880li yıllarda ortaya çıkar. Bulundukları bölgenin Roma dönemindeki adıyla anılırlar : Kapadokya Tabletleri
Kapadokya Tabletleri çoğunluğu Kültepe’de olmak üzere, Alişar ve Boğazköy’de ele geçmiştir.
Halkın tarlasını sürerken bulduğu bu tabletler, antikacılar tarafından piyasaya sürülür ve geldikleri yer sır gibi saklanır. Yaklaşık 2.500 adedi çeşitli müzelere dağılır. Tabletlerin yazıldığı dil, Akadçanın Eski Assur lehçesidir. Tabletlerin kaynağını bulmak için yoğun araştırmalar başlar. 1893-1894 yıllarında E. Chantre, Kayseri-Kültepe’de yaptığı kazılarda vazolar, ritonlar, yapı kalıntıları bulsa da tabletlerin izine rastlamaz. Boğazköy-Hattuşa kazılarını başlatan H.Winckler’in 1906’daki kazısı ise bir sonuç vermez. Aynı yıl H.Grothe de önemsiz bir araştırma yapar.
Nihayet Hitit dilini çözmüş olan Çek bilgin B.Hrozny, 1925 yılında Kültepe’de kazı yapmaya başladığında, köylülerden tabletlerin höyükten değil de yakınlardaki bir tarladan çıkarıldığını öğrenir. Burada yaptığı kazıda 1000 kadar tablet bulur. Tabletler incelendiğinde burasının Assurlu tüccarların oturduğu bir karum olduğu anlaşılır. Lakin Hrozny kazıyı sürdüremez ve araya da 2. Dünya Savaşı girer.
1948 yılında Türk Tarih Kurumu adına Prof. Dr. Tahsin Özgüç’ün başkanlığında Kültepe’de sistemli kazılar başlar. Kazılar iki noktada devam eder : Kaneş kentinin bulunduğu höyük ve Karum alanı. Karumda dört tabaka ortaya çıkarılır.
En alttaki İlk Tunç Çağı’na ait IV. ve III. tabakalarda yazılı belgelere rastlanmamıştır. Assur Ticaret Kolonileri Çağı’na ait II ve Ib tabakalarında ise iyi korunmuş yapılar, sayısı 20.000’i aşan çiviyazılı tablet, damga ve silindir mühürler ve çok sayıda çeşitli eser bulunmuştur.
Kayseri’nin 20 km. kuzey doğusunda, bugünün Karahöyük köyünün yanında bulunan Kültepe’de ortaya çıkarılan yerleşme, tabletlerden anlaşıldığı üzere Neša ya da Kaneš kentiydi.
Bahsi geçen kent için Neşa - Kaneş adlarının kullanılması üzerine şöyle bir varsayım ileri sürülebilir :
Kneşa bu kentin asıl adıydı. Bu adı, hece sistemi kullanan çivi yazısıyla Ka-neşa olarak yazabilirsiniz. Güterbock’un önerdiği üzere, Hint-Avrupa dil ailesinin günümüz üyelerinden İngilizce’de, sözcüğün başındaki “k” sesinin telaffuz edilmemesi gibi ( know) , burada da Ka-neşa, “ neşa “ olarak okunmuş ve zamanla sadece “neşa” olarak yazılmış olabilir.
Bu varsayım, 1970 yılında bulunan ve üzerinde, bir yıl içinde 30 erkek çocuk doğurup, onları ırmağa bırakan Kaneş Kraliçesi’nin anlatıldığı mitsel bir metin barındıran tabletle, kesinlik kazandı. Çünkü Kaneş ve Neşa adları metnin çeşitli yerlerinde birbirlerinin yerine kullanılıyordu.

Etrafı surlarla çevrili olan ve artık Hititlerin ilk başkenti sayılan bu Tunç Çağı kenti, aynı zamanda hemen yanındaki “aşağı şehir”de Assurlu tüccarların yaşadığı 120 bin metrekarelik bir karum barındırmaktaydı. Kaneş’i önemli kılan, bu karumun Anadolu’daki diğer ticaret kolonilerinin yönetim merkezi konumunda olmasıydı. Tüm Karumlar Kaneş karumuna, Kaneş de Assur’a bağlıydı. Bilinen başlıca karumlardan bazıları şu kentlerdeydi: Kaneş, Hahhum, Hattuş, Hurama, Nihria, Puruşhanda, Turhumit, Urşu, Uahşuşana, Zalpa
Kaneş ve ona bağlı diğer karumlar bulundukları kentin bey-kral (ruba’um) ya dakraliçesini (rubatum) tanırken yerli halk üzerinde politik bir güç göstermezlerdi. Karum ve wabartumlar, Assurlu memurlar tarafından yönetilirdi. Yerel krallar, tüccarların seyahat güvenliğini garanti altına alırken, karumlardaki idari ve hukuki konularda Assur nüfusunu da tanıyorlardı. Bunun karşılığında tüccarların getirdiği malları ilk seçme ve %10 ucuza alma imtiyazları vardı.
Assurlular, karumlarda bir tür lonca sistemi esasına göre teşkilatlanmışlardı. Bu teşkilatın başında “waklum” denen bir başkan bulunuyordu. Dönemin çeşitli meslek gruplarının yöneticilerinden bazıları aşağıda verilmiştir :
rabi naggari : marangozlar başı
rabi mahirim : pazar ağası
rabi alahhinim : değirmenciler başı
rabi serim : kırlar amiri
rabi kalbatim : köpekler amiri
rabi re’im : çobanlar başı
rabi nappahi : demirciler başı
rabi şab’im : işçiler başı
Assurluların yerli halkla ilişkisi sadece ticari boyutlarda değildi. Bazı tabletlerden tüccarların yerli kadınlarla evlendiğini öğreniyoruz. Hatta bazıları Assur’a bir daha dönmemiş ve Anadolu’ya yerleşmiştir. Ancak yine de Assuluların, Anadolu’da yerel kültürden yalıtılmış bir halde yaşadıklarını söyleyebiliriz. Koloni çağında, çiviyazısını bir kenara bırakırsak, Anadolu kültüründe Assur etkisi neredeyse yoktur.

Kültepe’nin Hazinesi
4 bin yıl önce Anadolu’nun en zengin kenti olan Kültepe-Kaneş’te yapılan kazılar muazzam bir arkeolojik zenginliğe sahip olmamıza yol açmıştır. Burada bulunanlarla Anadolu tarihi çok daha gerilere gitmiştir. Anadolu ile Mezopotamya arasındaki ekonomik ilişkiler konusunda çok geniş bir bilgi birikimi sağlanmıştır. İşte bu hazine :
1) Tabletler :
Kültepe’de ele geçen çiviyazılı tabletlerin çoğunluğu ticari belgelerdir. Kredi ve borç senetleri, muhasebe kayıtları ve mahkeme tutanaklarının yanında az sayıda evlenme-boşanma ve miras konularında medeni hukukla ilgili belge de bulunmuştur. Dönemin politik olayları ticareti etkilediği ölçüde tabletlere yansımıştır. Bu nedenle tabletler Anadolu’nun o günkü durumu hakkında ayrıntılı bilgiler vermez. Ama yine de bazı çok önemli belgeler de ele geçmiştir.
1956 yılı kazılarında ele geçen iki tablet Anadolu’nun ilk politik belgesi olup Mama Kralı Anum-Hirbi’den, Kaneş Kralı Waršama’ya yazılmış bir mektubu içerir. Bu mektup Waršama’nın gönderdiği bir mektuba cevaben yazılmıştır. Mektupta Anum-Hirbi, Waršama’ya seslenir ve Kaneş’in vasalı Taişama kralını şikayet eder:

Mama Kralı Anum-Hirbi şöyle der : Kaneş Kralı Waršama’ya de ki : sen bana mektup gönderdin ve dedin ki: Taişamalı benim kölemdir, ben onu sakinleştiririm. Fakat sen kölen Sibuhalı’yı yatıştırabiliyor musun? Madem ki Taişamalı senin köpeğindir, niçin başka krallarla tartışıyor ? Benim köpeğim Sibuhalı diğer krallarla tartışıyor mu? Taşimalı aramızda nerdeyse üçüncü kral mı olacak? Benim düşmanım beni yendiğinde, Taişamalı benim ülkeme saldırıp 12 kentimi tahrip etti. (Bu kentlerin) sığır ve koyunları alıp götürdü. O şöyle dedi : Kral (Ruba’um) ölmüştür. Bu nedenle (benim kuş) avcı(sı)nın tuzağını kaldırdım. O ülkemi koruyacak ve bana kalp verecek (cesaretlendirecek) yerde ülkemi yalnız yakmakla kalmadı fakat dumanı da pis kokuttu. Baban İnar, Harsamna kentini dokuz yıl boyunca kuşattığı zaman benim halkım senin ülkene akın edip tek bir sığır veya tek bir koyun öldürdü mü ?
(Yayınlanma : 1957 K.Balkan)
Bir diğer önemli belge, 1958 yılında, Ah-şalim adlı tüccarın evinde bulunan, ancak 1995 yılında fark edilip yayınlanan Sargon tabletidir. Bu tablet, efsanevi Akkad Kralı Sargon’un kuşaktan kuşağa anlatılan öykülerinin bir derlemesidir.
2) Mühürler :
Kültepe’de ele geçen mühürler, Assurlu, Babilli, Hattili ve Suriyeli mühür kazıyıcılarının elinden çıktığından her ülkenin kendine has bir tarzı vardı. Bu nedenle mühürler dört ana gruba ayrılır. Kil zarflar ve etiketler üzerinde bulunan silindir ve damga mühür baskıları (bulla), yazının henüz kullanılmadığı dönemlerden kalma bir uygulamaydı. Depo kapılarının mühürlenmesinden, taşınan malların güvenliklerinin garanti altına alınmasına kadar çeşitli kullanım alanları vardı. Her bir mühür baskısı kişilerin imzası gibiydi. Henüz yazı yokken ürünlerin kontrolünü ve kaydını sağlayan mühür sistemi sonraki dönemlerde de kullanılmıştır.

3) Mimari:
İlk Tunç Çağı’nın sonlarında bölgedeki en önemli krallık olan Kaneş’te höyüğün 11-13. Tabakalarında megaron planlı büyük bir mekanı çevreleyen küçük odalardan oluşmuş bir saray yapısı ortaya çıkarılmıştır. Ortadaki anıtsal ocağın karşısında kent beyinin oturduğu oda bulunmaktadır. Yine 7.tabakada 42 odası ve salonu bulunan bir saray bulunmuştur.
Bağımsız olan tapınak binaları ise ortada büyük bir salon ve iki odadan oluşur. Karum binaları taş temelli ve kerpiç duvarlıdır. Dikdörtgen planlı evlerin tabanları sıkıştırılmış topraktır. Bazı evlerde salonlar taş döşelidir. İki katlı olan evlerin alt katları ocağın bulunduğu asıl yaşam alanıdır.

4) Anitta Hançeri:
Kültepe ‘de bulunan bir tablette Kral Pithana ve “merdiven büyüğü” Anitta’nın adları geçmektedir. Burada bahsedilen merdiven büyüğü deyimi Assurca “rabi similtim” ünvanının karşılığıdır ve Anitta’nın veliahtlığını işaret eder.
Alişar’da ele geçen iki tablette yine Anitta’yla karşılaşırız. Birinde, Kültepe’de veliaht olan Anitta’ya ait kral mührü vardır. Diğerinde ise Büyük Kral Anitta ve merdiven büyüğü Beruwa ifadelerini görürüz : Demek ki Anitta babası Pithana’dan sonra kral hatta Büyük Kral olmuş ve Beruwa’yı da veliaht olarak belirlemiştir. “Büyük Kral” tanımlamasında bir kentin kralı olmaktan çok birden fazla kentin hükümdarı olma anlamı gizli olsa gerek.

Yine Kültepe’deki kazılarda, Varšama Sarayı denen yapıda, üzerinde (É.GAL Anitta ruba’im) “Kral Anitta’nın sarayı” yazılmış bir mızrak ucu bulunmuştur. Bu eser Anitta Hançeri olarak adlandırılır.
5)Dinsel Objeler:
Kültepe’de ortaya çıkarılan bir diğer eser gurubu, adak ve libasyon kaplarıdır. Libasyon, tanrılara insan-hayvan kanı ya da şarap gibi sıvıların, rython denilen kaplar yardımıyla sunulduğu dini ritüeldi. Bu kaplar, hayvan, boğa başı, insan başı, kayık ya da çizme şeklinde olabiliyordu. Hititler, hayvan biçimli bu tür kil kaplara Bibru (BI.IB.RU) derlerdi.

Anadolu Halkları 4.000 Yıl Önce de Sömürülüyordu
Kolonilerde yapılan alışverişin temelini oluşturan mal gruplarını şöyle sıralayabiliriz :
İçinde bulunulan dönem Tunç Çağı’dır. Tunç, bakırla kalayın karışımıyla elde edilen bir alaşımdır. Ancak Anadolu bakır kaynakları bol olmasına rağmen kalay açısından oldukça fakir bir yerdi. İşte Assurlu tüccarlar, olasılıkla Afganistan ve İran’dan temin ettikleri kalayı, çok beğenilen Babil dokumalarını ve kemer, ayna, tarak gibi eşyaları getiriyorlar karşılığında bakır, altın ve gümüş alıyorlardı. Sattıkları bir diğer önemli mal grubu süs eşyalarıydı. Lapislazuli, akik gibi taşlar iki kat kârla satılıyor ve ticarette elde edilen gümüşler Assur’a gönderiliyordu. Bununla birlikte Assurlu tüccarlar Anadolu içi ticaret de yapıyorlardı. Özellikle yün, Assur’a gönderilmeden iç pazarda satılıyordu. Bu etkinlik karumdaki Kent Evi’nin (Bet Alum) kontrolündeydi. Bakır ticareti ise Bet Karim denen Karum Evi tarafından idare edilirdi.
Malların eşeklerle taşındığı Assur ticaret kervanları, geçtikleri ve konakladıkları kentlerin “ruba’um” olarak adlandırılan krallarına “nis hat um” denen gümrük ya da geçiş vergisi ödüyorlardı. Bu vergi malın türüne göre çeşitli oranlarda [ kumaşlarda %5, kalayda %3 ve her yük için de 2 mina (1 mina=480 gram) ] uygulanıyordu. Ama bu teoride böyleydi. Ta o dönemde bile vergi kaçırma sıkça uygulanan bir yöntemdi. Bunu yapmanın masumane bir yolu, gece kervanın saldırıya uğraması riskini göze alıp kentin çevresinden dolaşmaktı. Assur’daki şirketlere bağlı olan kervanlarda bulunan, “Tappa’um” denilen ortaklar ve “S amali a’um” denilen yardımcılar bir diğer yol olarak, memurlara rüşvet verip malları kente vergi ödemeden gizlice sokarlardı. Ancak yakalanan tüccarın tüm malına, kent kralının el koyma hakkı vardı.

Alışverişlerde peşin para esastı ama kredi uygulaması da oldukça yaygındı. Assurlular, Anadolu’da kredili olarak sattıkları mallar için yüksek faiz oranları belirlemişlerdi. Borçların ödeme vadeleri orak zamanı, hasad zamanı, bağbozumu gibi tarımsal bir takvim düzenine göre belirleniyordu. Borçlanma ve kredili alışverişin neden olduğu ayrıntılı muhasebe kayıtları tutma, petroglifleri ya da Luvilerinki gibi hiyeroglifleri saymazsak Anadolu’ya yazının girmesine yol açmıştır.
Assurluların yerel halktan köle satın alması yasaktı ancak borcunu ödeyemeyen kişiler ya bir akrabasını tüccara hizmete dayalı geçici köle olarak veriyor ya da tüm bir aile köleleşiyordu. Ancak bu köleleşme etnik bir ayrışmayla değil sınıfsal çelişkilerle büyüyordu. Çünkü yerli halk ekonomik olarak köleleşip bir metaya dönüşürken aynı halkın mutlu bir azınlığı ve saray çevresi, Assurlularla ele ele verip zenginleşiyordu. Tabletlerden okunduğu üzere Assurlu tüccarların yanında uzak diyarlara açılamasalar da Anadolulu tüccarlar da oldukça fazlaydı.
Borca karşılık köle olma uygulamasını anlatan bir tablet şöyle yazıyor :
um-ma Istar-pi-la-ah
İR sa A-mur-Istar-ma
KI E-na-A-sur
DUMU Puzur-Istar
2/3 ma-na KU.BABBAR
[s]a Zu-za-a a-na
[i] g-ri-a al-qi
[a]-na a-wa-tim
[a]-ni-a-tim
ka-ru-um
[x-x-x-x-x]
Amur-İştar’ın kölesi İştar-pilah şöyle der :
Puzur-İştar’ın oğlu Ennam-Aşşur ile birlikte
Zuza’nın 2/3 mina gümüşünü ücretim olarak aldım
Bu beyanlar üzerine [x-x-x-x-x] karumu (hükmünü verdi)
%30’dan başlayıp %180’lere tırmanan borç faizleri dışında malların kendisi de oldukça yüksek kar oranlarıyla satılmaktaydı. Örneğin Anadolu’ya getirilen kalay %100’ü geçen bir kar sağlıyordu.
Askerlerin kullanıldığı klasik sömürgecilikten sermayenin kullanıldığı yeni-sömürgeciliğe geçişin belki de tarihteki ilk örneğini Assurlular vermiştir. Anadolu topraklarına ordularını sokmadan tüccarları aracılığıyla kurdukları sömürü düzeni neredeyse günümüzün kredi kartı köleliğiyle tıpatıp aynıdır.
Neşa-Kaneş’in, Kuşşara Kralı Pithana tarafından fethi ile Anadolu’daki Assur ticari etkinliği sona ermiş ve daha sonra kendilerini Neşalı olarak adlandıran Hititlerle, Anadolu altın çağını yaşamıştır.

GIM-an-ma ú-it Š[(EŠ)]A ku-ua-pí I-NA KUR Mi-iz-ri-i pa-it nu(-za)
KUR KUR MEŠ ku-e ku-e EGIR-pa a-še-ša -nu[(-nu-u)]n nu KARAŠ ANŠE.KUR.R[(A. MEŠ)]
ke-e-el ŠA KUR TI A-NA ŠEŠ-IA la-ah-hi I-NA KUR Mi-iz-ri-i
“Kardeşim Mısır’a sefere çıktığında, benim yeniden iskan ettiğim bölgelerden aldığım
askerleri ve arabalı savaşçıları Mısır ülkesine,
kardeşimin seferine götürdüm… Komuta bendeydi.”
(III.Hattuşili, Kadeş’e giderken)

AT
12 bin yıl önce gerçekleşen bir sıçrama ile insan, hayvanları evcilleştirdi ve toprağı işledi. Neredeyse 2,8 milyon yıl toplayıcılık ve avcılıkla hayatta kalan insan, tarım ve hayvancılığa dayalı yerleşik bir düzene geçti. Böylece Neolitik Çağ devrimi gerçekleşmiş oluyordu. İnsan türü, avcıdan üreticiye doğru bir dönüşüm geçiriyordu. Çevresindeki bitki ve hayvanları evcilleştirerek, kendisi dışındaki canlıların-organizmaların beslenmelerini, üreme ve yetişmelerini kontrol altına alan insan, doğa karşısındaki zavallılığına bir son veriyordu. Artık zavallı olacak olan doğaydı.
İnsanın ilk evcilleştirdiği hayvan köpekti. Kabilelerin çöpleriyle beslenen vahşi köpekler bir süre sonra insanların kamplarını takip eden ve onlarla simbiyotik (ortak-yaşam) bir ilişki kuran evcil hayvanlara dönüşmüştü. Bunu M.Ö. 6 binlerde göçebe sürü hayvanları (keçi, koyun, ren geyiği) takip etti. Yerleşik tarımsal hayata geçişle birlikte sığır da bu sisteme katıldı. Bu süreci tamamlayan hayvan ise attı. Bir besin değeri olmamasına rağmen eşek ve deve ile birlikte ulaşım aracı olarak insanın hizmetine giren at, sonraki süreçte bir “silah” haline gelecektir.
Ancak atın, tarıma geçişten önce evcilleştirildiğini savunan tezler de vardır. Atı ilk kez kimin evcilleştirdiği ise çok tartışmalı bir konudur. Batı ideolojisi, atın ilk kez Hint-Avrupalılar ya da İskitler tarafından evcilleştirildiğini iddia eder. Ama Kuzey Kazakistan’daki Botai Kültürü veya Orta Asya’daki Afanasyevo ve Andronovo gibi Ön-Türk kültürlerinde (M.Ö. 2500-1200) atlara ait kemikler bulunmuştur. Kaldı ki İskitlerin de Türk olduğu yönünde görüşler vardır.
Atın bir binek aracı olarak kullanılmasını sağlayan teknoloji “gem” dir. Gemin atın dişleri üzerinde bıraktığı izleri referans alan son araştırmalar, M.Ö. 4000 civarında Ukrayna steplerini işaret etmektedir. Tekerlek icat edilmeden önce atın bir ulaşım aracı olarak kullanılmasını sağlayan gemdir. Yük taşımacılığında ise atlar yularla kontrol edilirlerdi.
At biniciliğinin sonuçları muazzam olmuştur. Uzak mesafeler yakınlaşmış, ulaşılmaz olana ulaşılmış, büyük sürüler kolayca güdülür olmuş ve hepsinden önemlisi yeni tarz savaş taktikleri ortaya çıkmıştır. At binen Asya halkları, atı olmayan yerleşik toplumlara karşı stratejik bir avantaj sağlamıştır.
Atın, Yakın Doğu’ya gelmesi geç bir dönemde olmuştur. M.Ö. 3500 - 2000 yılları arasında Mezopotamya’ya yerleşmiş olan Sümerlerde geç dönemlere kadar at yoktu. M.Ö. 2000 civarında Türkistan ve İran üzerinden giren at sonrasında bu bölgede hızla yayılacaktır. M.Ö. 1800’lerde Anadolu’ya gelen at soyluların sahip olduğu değerli bir maldı. Mısır’da ise M.Ö. 1700’de görülmüştür.
Atın Yakın Doğu’da kullanımı oldukça sınırlıydı. Geniş otlakların olmadığı bölgede, tahıl kaynaklı besinler konusunda insana ortak olan atlar ayrıca taşımacılık söz konusu olduğunda öküz ya da deve gibi hayvanlardan daha kullanışlı değildi.
Orta ve Son Tunç Çağı’nın Yakın Doğu’sunda at, önemli bir silahın parçası olarak kullanılıyordu : Savaş Arabası
Savaş arabası iki öğenin bileşiminden oluşuyordu : At ve tekerlek

TEKERLEK
Tekerleği ilk icat edenler Sümerlerdir. Tekerlek, bir eksen etrafında dönebilen çembersel bir mekanizmadır. Doğrusu ilk makinadır da denebilir. İnsanlığın en önemli buluşlarından biridir ve hala ilk zamanki haliyle günümüzde de kullanılmaktadır. Tekerlek ile ilgili en eski kayıt, M.Ö. 3.500 yıllarına ait tekerlekli bir Sümer kızağına aittir.
İlk tekerlekli arabalar Mezopotamya’nın düz arazilerinde yük taşıma ve nakliye işlerinde kullanılıyordu. Bu arabaları öküz veya Afrika kökenli eşekler çekiyordu. Atın bölgeye gelmesiyle Sümerler at koşulu dört tekerlekli ağır ve hantal savaş arabaları kullanmaya başlamışlardı. Ur kentindeki bir kazıda, kral mezarında bulunan ve “Ur Standartı” olarak adlandırılan bir eserde Sümer ordusu savaş arabaları ile sefere giderken resmedilmiştir.
Sümer arabalarının gövdeleri tahtaydı ve hayvan derileri ile kaplanırdı. M.Ö. 3. bin yılın ortalarında atların sırtına koşum kayışları takılarak arabaların okuna akuple edildi. Bu yenilik ağır nakliye arabasından hızlı savaş arabasına doğru gelişimin başlangıcıydı.
Yakın Doğu’da Savaş Arabası
Yukarı Mezopotamya ve Kuzey Suriye bölgeleri, Hurri halkının yaşadığı alanlardı. Hurriler, sanat ve din alanlarında Hititleri oldukça etkilemiş bir uygarlıktı. Mezopotamya kültürlerinin Hatti Ülkesi’ne (Anadolu) geçişinde Hurri coğrafyası aracı olmuştur. Örneğin Hititlerde kraliçeler genelde Hurri ve Babil kökenliydi. Hurrilerin konuştuğu dil, Hint-Avrupa dil ailesinden olmayıp günümüzde yaşayan bir akrabası yoktur. Bu dilin, Demir Çağı’nda kurulacak olan Urartu Devleti’nin dili ile aynı kökene sahip olduğu anlaşılmıştır. Yapı bakımından bu dile en çok benzeyen modern diller, bazı Kafkas dilleridir.

Hurriler, Hitit öncesi dönemde sözü edilen bölgelerde prenslikler halinde örgütlenmiş bir politik yapıya sahipti. M.Ö. 16. Yüzyılda, Orta Anadolu’da egemen olan Hititler, ilk kralları I.Hattuşili ve I.Murşili ile birlikte Hurri topraklarına göz diker. Kızılırmak yayı içinde Hattuşa merkezli kurulan Hitit Krallığı çok geçmeden büyüme ve genişleme eğilimi gösterir. Bu eğilimin ihtiyaç duyduğu ekonomik gücü sağlayacak ilk hedef ise Kuzey Suriye’dir. Bu bölgeyi kontrol etmek, her zaman için Hitit dış politikasının temeli olacaktır. (Suriye’yi kontrol etmek neo-emperyal politikalarda hala başlıca hedeflerden biridir.)
Tam da bu esnada, bölgede olasılıkla Kuzey Hindistan’dan ve İran’dan gelen yeni bir halk belirir : Mitanniler
Hint-Avrupa kökenli olduğu söylenen bu halk savaşçı bir kimliğe sahiptir. Çok geçmeden bölgedeki dağınık Hurri topluluklarını bir devlet çatısı altında toplarlar. Böylece Mitanni (ya da Hanigalbat) Devleti doğar. Başkent, yeri günümüzde dahi bulunamamış olan Washukanni’dir. Mitanniler, Hurri çoğunluğun üzerinde, yönetici bir azınlık sınıf olur. Taptıkları İndra, Varuna ve Mitra gibi Hint tanrıları , kral adları ve at yetiştiriciliği hakkındaki terimlerle kendini belli eden bu yönetici sınıf, resmi dil olarak Hurriceyi benimser.
Hızla güçlenen bu devlet kısa sürede Yakın Doğu’da, Hitit ve Mısır’dan sonra üçüncü büyük güç olur. İzlenilen diplomasi ile kimi zaman Hititlerin kimi zaman da Mısır’ın yanında yer alan Mitanni, çoğu zaman bölgedeki politik ve askeri çekişmelerde bir tampon bölge görevi üstlenir.
Peki nasıl olmuştu da yerleştikleri bölgede azınlık olan bir halk, çoğunluğun üzerinde iktidar olmuş ve güçlü bir devlet kurmuştu ?
Bu sorunun yanıtı, Mitannilerin kullandıkları askeri bir teknolojide saklıdır : SAVAŞ ARABASI
Bir taşıt olarak araba daha önce de vardı. Hitit ordusunda seferler esnasında erzak ve ganimetlerin taşınmasında öküz koşulu dört tekerlekli arabalar kullanılmaktaydı. Bu tarz arabaları Sümerler de kullanmıştı. Mitannilerin bu tekniğe getirdiği yenilik ise iki atın çektiği, iki tekerlekli, hafif ve oldukça hızlı gidebilen arabalardır. Bir silah olarak bu, daha önce Ortadoğu’nun görmediği bir yeniliktir. Onları güçlü bir devlet haline getiren, işte kullandıkları bu yeni savaş teknolojisidir.
Bu teknik Mitanni toplumunun sınıfsal yapısına da yansımıştı. Öyle ki “Mariunnu” olarak adlandırılan, binicilik ve atlı savaş arabaları konusunda usta olan bir sosyal sınıf bile ortaya çıkmıştı. Mariunnu terimi Tunç Çağı Yakın Doğu’sunda, atlara ve savaş arabalarına sahip aristokratik bir askeri kastı da ifade edecektir.
Kültür alışverişinin önlenemez sonucu olarak, bölgedeki diğer krallıklar da kısa sürede bu yeni silaha sahip olurlar. Özellikle Hititler, çevrelerindeki uygarlıkların din, sanat, mimari, gibi yaratılarını alıp kendilerine uyarlamada gösterdikleri eşsiz beceriyle bölgesel bir krallıktan büyük bir imparatorluğa evrilirler. Savaş arabaları için atlara ve onların eğitimi için gerekli “know-how”a sahip olurlar. Hattuşa’daki kazılarda, Mitannili bir at yetiştiricisi tarafından at eğitimi konusunda yazılmış bir tablet bulunmuştur. Kikkuli Metni olarak bilinen bu tablette, atların seçilmesi, beslenme ve eğitimlerine ilişkin oldukça ayrıntılı yönergeler bulunmaktadır. Önceleri piyadelerin oluşturduğu Hitit ordusu bu yeni silah ile oldukça hızlı ve vurucu bir güç haline gelir.

Hitit savaş arabasında üç personel bulunurdu. Bir kişi elbette ki sürücüydü. İkinci kişi sürücüyü kalkanı ile korurdu. Üçüncü kişi ok ya da mızrak kullanarak arabanın saldırı gücünü sağlardı. Savaşçının sadağında 30 kadar ok bulunurdu. Sürücüyü koruyan kalkan ya dikdörtgen ya da dik tutulmuş iki balta ağzı şeklinde olurdu. Arabanın gövdesi deri kaplı ahşaptan yapılırdı. Gövdenin altına bağlı okun her iki yanına birer at koşulurdu.
Yukarıdaki Geç-Hitit dönemine ait, bir av sahnesini betimleyen rölyefte ise arabada üç yerine iki personelin bulunduğu görülmektedir.
Savaş arabası kullanan diğer Yakın Doğu uluslarına göre Hititler, bu konuda komşularından ileri gitmişlerdi. Arabalar iki tekerlekliydi ve her tekerlek de altı ispitliydi (çubukluydu). Oldukça hafif olan bu silahın yüksek bir manevra ve hız kabiliyeti vardı. Bu teknoloji ile Hitit ordusu, imparatorluk içinde çıkan birçok isyana hızlı bir şekilde müdahale edebilmiştir. Dönemin bir diğer gücü Asur ordusunda da ahşap gövdeli, iki ispitli iki tekerleği olan ve üç ya da dört at koşulu olan hafif arabalar kullanılırdı.
Savaş arabalarıyla ilgili Hititçe terimler aşağıda verilmiştir:
v At, atlar, arabalı savaşçılar ANŠE.KUR.RA (sümerogram)
v Savaş arabası ANŠE.KUR.RA ya da (GIŠ) GIGIR
v Savaş arabası savaşçısı ANŠE.KUR.RA-uš
v Atlı Birlikler ANŠE.KUR.RA/MEŠ
v Savaş arabası birliği ERÍN.MEŠ(GIŠ) zalta(ia)š
v Okçu LÚ(GIŠ)BAN
v Savaş arabası sürücüsü LÚKARTAPPU (Akatça)
v Savaş arabası savaşçısı LÚŠÙŠ
v Kalkan kurša
v Kılıç malatti
v Mızrak mari-
v Ok šuhmili-
Hitit ordusundaki savaş arabalarıyla ilgili bazı rütbeler şunlardır :
v Araba Savaşçıları Komutanı GAL LÚŠÙŠ ya da GAL LÚ.MEŠ ŠUŠ
v Bin Arabalı Savaşçının Müfettişi UGULA 1 LIM LÚ.MEŠŠÙŠ
v Savaş Arabası Sürücülerinin Başı GAL KARTAPPI
v Atların kumandanı EN.ANŠE.KUR.RA.MEŠ
v Savaş arabası kıtaları subayı LÚmariianni
Sözü geçen coğrafyada savaş arabası kullanan bir diğer uygarlık Hititlerin önce düşmanı sonra dostu olacak Mısır’dı. Hiksos istilasıyla kurulan 15. Hanedanlık döneminde (M.Ö. 1674-1535) Mısırlılar, savaş arabasıyla tanışır ve Yeni Krallığı kuracak 18. Hanedanla beraber bu silahı ordularında kullanmaya başlarlar. Geniş bir imparatorluğa sahip olma isteği ile ordu yeniden organize edilir.
Atlı savaş arabaları bu ordunun en önemli gücüydü. Ordu her biri 4000 piyade ve 1000 at arabalı askerden oluşan tümenlere ayrılmıştı. Her tümene bir tanrı adı verilmişti. Tümenlerde ayrıca her biri 200 piyadeden oluşan 20 bölüğe ayrılmıştı. Bölüklerse, aynı kışlayı paylasan 10’ar kişilik birliklere ayrılmıştı. Her bir bölüğe 25 tane çift kişilik at arabası bağlıydı. At arabalı askerler gerek donanımları, gerekse sahip oldukları yetenek ve eğitimlerinden dolayı ordunun en seçkin topluluğuydular.
Hitit ve Mısır Savaş Arabaları
Kadeş’te karşı karşıya gelecek Hitit ve Mısır arabalarının arasında bir fark var mıydı ?
Elbette vardı ve bu fark olasılıkla Ramses aksini söylese de Mısır’ı büyük bir zaferden etmişti. İki kişilik Mısır arabalarına karşı üç kişilik Hitit arabaları daha üstündü. Peki Hatti Ülkesi’nin evlatları bunu nasıl başarmıştı ?
Tekerleği arabanın doğru yerine konumlandırarak.

Yukarıdaki çizime dikkatle bakarsak Hitit ve Mısır arabalarında tekerleklerin arabaya akuple olduğu noktaların farklı olduğunu görürüz. Tekerlek Hitit tekniğinde araba gövdesini ortalarken, Mısır tekniğinde gövdenin arka ucunda bulunmaktadır.
Bu durum statik kanunları gereği Hititlere avantaj sağlayan bir unsurdu. Atın koşulu olduğu B noktasındaki moment, M= F kuvveti x AB uzunluğu olduğundan, bu noktadaki atın çektiği yük Mısır arabasında daha fazla olacaktır.
İşte bu fizik gerçeği, Hitit arabalarına hem daha fazla hız hem de üstün bir manevra yeteneği sağlamaktaydı.

Kadeş Savaşı (M.Ö. 1274)
İlginçtir ki tarihin en ünlü ve en çok savaş arabası içeren savaşlarından biri olmasına rağmen bu olayla ilgili Hitit kaynakları yok denecek kadar azdır. Bu savaş iki belgede geçer. Biri III.Hattuşili’nin otobiyografisidir.IV. Tuthaliya’ya ait bir metinde ise savaşın nedeni olarak Amurru ülkesinin Hitit kralına olan yeminini bozması gösterilir ve Muvatalli’nin bu nedenle Mısır ordusuyla savaşıp zafer kazandığı anlatılır. Buna karşılık savaşla ilgili Mısır kaynakları son derece zengindir. Ramesseum, Karnak, Luksor, Abydos ve Ebu Simbel tapınaklarının duvarlarında Ramses’in zaferi ayrıntıları ve abartılarıyla birlikte anlatılır. Bu kaynaklara göre Hitit ordusunda bulunan Anadolu güçleri şunlardır : Gaşka, Maşa, Arzawa, Kizzuwatna, Lukka, Pitaşşa, Dardanaya, Karkişa. Suriye’den ise şu güçler vardır : Karkamış, Kadeş, Ugarit, Halpa, Alşe, Muşnatu, Nuhaşşe. Ve yine Mısır kaynakları Hitit tarafında 21 ülkenin bulunduğunu belirtmektedir.
Hitit ordusu 3.500 savaş arabası ve 37.000’i piyade olmak üzere 47.500 askerden oluşuyordu.

Mısır ordusu ise dört tümen halinde organize olmuştu. Her biri 5.000 askerden oluşan bu tümenlerin adları şöyleydi : Amon, Re, Ptah ve Seth. Ayrıca firavunun kişisel muhafızları Şerdenler ve Na’arinlerden oluşan bir öncü grup ile Mısır güçleri yaklaşık 25.000 kişiyi buluyordu. Şüphesiz burada Ramses’in zaferini yüceltmek için Hitit ordusu ile ilgili sayılar abartılmış olmalıdır.
Ramses, bir ay süren bir yürüyüş sonucu Kumidi yakınlarına varmıştı. Orontes (Asi) nehri kıyısındaki Labui ormanına geldiğinde beraberinde muhafızları ve Amon tümeni bulunmaktaydı. Diğer üç tümeni, arkasında yaklaşık 50 km.lik bir hat üzerinde dizilmişti. Kuvvetlerini bu şekilde bölmesi büyük bir taktiksel hataydı. Buna bir de yanlış istihbarat eklenmişti. Olasılıkla Hitit casusu olan iki bedevi Ramses’e, Muvatalli’nin Halep’te beklediğini söylemişti. Oysa Hatti kralı Kadeş’teydi.
Firavun bu bilgiyle Kadeş’i kuşatmak için hızla ilerler ve kamp kurar. Bu arada yakalanan Hititli casuslardan ordunun asıl yerini öğrenir. Ama Muvatalli de boş durmaz. Mısır ordusuna yandan saldırır ve savaş arabalarıyla Re tümenini dağıtır. Amon tümeninde de panik baş gösterir. Ptah tümeni ise tüm bu olanlardan haberi olmayacak kadar uzaktadır. Ramses batıya doğru geri çekilirken Hitit ordusundaki müttefik güçler yağmaya başlar ve disiplin bozulur. Amurru sahilinden gelen Na’arinlerin de katılmasıyla Ramses biraz nefes alır. Bu kez Hitit savaş arabaları, iki güç arasında kalmıştır. Savaşın seyri değişir.

Mısır kaynaklarının anlatımıyla Hititler Asi nehrine doğru sürülür. Muvatalli’nin iki oğlunun da aralarında olduğu 16 Hitit soylusu öldürülür. Halep prensi Asi’yi geçerken boğularak ölür. Hititli prensin yuttuğu suları çıkarmak için askerleri tarafından baş aşağı çevrilmesini betimleyen sahne Ramses tapınağı duvarlarında yer almaktadır.
Muvatalli, Ramses’ten merhamet ister ve barış teklif eder.
Mısır resmi tarihi olayı böyle anlatmakta ve zaferden söz etmekteyse de savaş sonrası manzara tam tersini göstermektedir. Elde edilen zafere rağmen Ramses, Kuzey Suriye’de hiçbir kazanım sağlayamaz. Kadeş Hititlerde kalır. Amurru yeniden Hitit vasalı olur. Hititler’e ettiği yemini bozan Benteşina’ nın yerine Şapili getirilir. Savaş sonrası Kuzey Suriye’nin siyasi haritası Hitit zaferinin en büyük belgesidir. Gerisi Ramses’in anlattığı bir “avcı öyküsü”dür.
Ya Süvariler ?
III. Hattuşili’nin eşi Kraliçe Puduhepa’nın II.Ramses’e gönderdiği bir mektupta şöyle bir ifade vardır :
“habercim seni bulduğunda kardeşimin bir atlı (LÚPITHALLU) göndermesine izin ver…”
Burada Akatça olan LÚPITHALLU teriminin anlamı atlı ya da süvaridir.
Tunç Çağı Yakın Doğu’suna baktığımızda savaşlarda, yapılan antlaşmalarda sıkça savaş arabalarından bahsedildiğini görürüz. Örneğin Hitit Kralı II.Murşili ile Mira Kuwaliia Kralı Kupanta-Kurunta arasında yapılan bir antlaşmada der ki :
“ Ben Majestem, sana yazarsam: Yaya ve arabalı savaşçılarını öne sür. Ve bana yardım için derhal harekete geç.”
Savaş arabaları pek çok yerde geçerken, atlı askerlerden veya süvari birliklerinden bahseden kaynaklar neredeyse yoktur. Bu nedenle Hititlerde ya da diğer uluslarda süvarilerin olmadığını söyleyen araştırmacılar varsa da habercilerin at binmesini dayanak yapıp atlı askerlerin olduğunu söyleyen görüşler de vardır.
Ancak genel kanı o çağda süvari güçlerinin olmadığı şeklindedir.
Bu durumun bir nedeni, savaş meydanlarında atı bir silah olarak en iyi şekilde sevk ve idare edecek gem tekniği ile eyer ve üzenginin bölgede henüz bilinmemesi olabilir.
Tunç Çağı’ndan Sonra
At ve tekerleğin mükemmel birleşimiyle üstün bir silaha dönüşen Tunç Çağı’nın savaş arabaları, askeri ve politik alanlarda tarihi şekillendiren etmenlerden biri olmuştur.
Genişleyen krallıklar, sınırları içindeki ulusların merkezi otoriteye isyanlarını, arabalı savaşçı birlikleri sayesinde hızlı bir şekilde bastırabilmişlerdi. Savaş alanlarında özellikle eskiden yaya olan okçu sınıfı, arabaya binip sürekli yer değiştirerek üstün manevra kabiliyetli bir güce dönüşmüştü. Uzaktan ok atabilen savaş arabası piyade birlikleri karşısında öldürücü bir üstünlük kurmuştu.
Savaş arabaları, Demir Çağı ve sonraki dönemlerde de kullanılmıştı. Urartular, Persler, Romalılar buna örnektir. Sonraları arabalar, yavaş yavaş savaş meydanlarından çekilerek kendilerine yeni uğraşlar buldular. Özellikle Roma’da atlı araba yarışları yurttaşların en büyük eğlencelerinden biri oldu. Charlton Heston’un canlandırdığı Benhur’daki yarış sahnesi unutulmazdır. Bu gelenek Bizans’da dahi devam etmiştir. Bugünkü Sultanahmet Meydanı’nda dikilitaşların olduğu bölge bir zamanlar bu yarışların yapıldığı bir hipodromdu.

Kral Anitta’nın “Benden sonra kim kral olur da Ḫattuša yı yeniden iskan ederse, o, Gökyüzünün Fırtına Tanrısı’ nın lanetine uğrasın!” sözlerine aldırış etmeyenHattuşili, adını, başkent yaptığı Hattuşa’dan almıştı. Hitit devleti, klasik anlamda, I. Hattuşili ile başlar. Kızılırmak yayı içinde Hattuşa merkezli kurulan krallık çok geçmeden büyüme ve genişleme eğilimi gösterir. Hattuşili ilk askeri seferini Kuzey Suriye’ye yaparak Alalah, Hahhu ve Haşşu kentlerini ele geçirir. Bu bölgeyi kontrol etmek, her zaman için Hitit dış politikasının temeli olacaktır.
Hattuşili, kendine veliaht olarak “kızkardeşinin oğlu” Labarna’yı seçer. Ancak veliaht, annesinin (Hattuşili’nin deyimiyle “o yılanın”) sözlerine uyarak yaptığı davranışlarla kralı kızdırır. Diğer oğulları da Hattuşili’ye isyan edince kendine yeni bir veliaht belirler : Torunu veya bazı kaynaklara göre oğlu Murşili.
Ölmeden önce, hasta yatağında Pankuş’un önünde bir konuşma yapar. Hattuşili, edebi anlatım gücü ile bir Shakespeare kahramanına benzemektedir :

-Bakın, ben hasta oldum ve size genç Labarna’nın adını vermiştim;
O tahta geçecekti ve ben Kral,
O’nu oğlum yaptım, kucakladım ve yükselttim.
Her zaman onunla ilgilendim. Ancak, O, bu çocuk nasıl davrandı;
Bu olacak şey değildi.
O hiçbir gözyaşı dökmedi, hiçbir merhamet göstermedi;
Soğuk ve kalpsiz.
O zaman ben, Kral onu sorguya çektim ve yanıma çağırdım: “Şimdi ne olacak? Artık kimse
kardeşinin oğluna bundan sonra da bebekmiş gibi bakamaz ya!”
(Fakat O) Kralın sözünü dinlemedi;
Anasının sözünü, o yılanın sözünü dinledi.
Ve erkek kardeşleriyle, kız kardeşleri ona, arabozucu sözler taşıdılar; onların sözlerine kulak verdi.
Ve bunu, ben kral duydum.
Böylece savaşa savaş açıyorum.
Yeter artık.
O bundan böyle benim oğlum değil.
-Ama o zaman anası inekler gibi bağırdı:
Benim gibi güçlü bir ineğin ana kucağını parçaladılar.
Onu mahvettiler ve sen onu öldüreceksin!
—Ben, Kral, ona bir kötülük mü işledim?
Onu rahip yapmadım mı?
Her zaman onun iyiliğini düşündüm ve onu takdir ettim ama o benim, kralın isteğine sevgi ile karşılık vermedi.
Nasıl olur da kendi isteği ile Hattuşa için sevgi besler?
Onun anası bir yılandır!
Ve şöyle olacaktır:
Anasının erkek kardeşlerinin, kız kardeşlerinin sözlerini dinleyecektir.
Ve o zaman yaklaşacaktır;
Yaklaşacaktır, öç almak için!
Ve beylere, ileri gelenlere ve görevlilere,
benim adamlarıma yemin edecektir.
Bakın, kral uğruna,teker teker öleceksiniz ve öyle olacaktır; o hepinizi mahvedecektir;
Ve bir kan banyosu yaptırmaya başlayacaktır.
Ve o sakınca nedir bilmeyecektir.
Hatti’nin oğulları olan herkesin başına gelecektir: O böylece yaklaşacaktır, yaklaşacaktır.
Ve kimin olursa olsun büyük baş ve küçük baş hayvanlarını götürmek için!
Ben dışarıdaki düşmanlarımı kılıçla yendim ve ülkemi huzur ve barış içinde tuttum.
Şimdi (bu iş) oraya varmamalı ve o ülkemi kargaşalığa
sürüklememelidir.
Artık bundan sonra o şehirden aşağı inip istediği yere salınarak gitmemelidir.
Bakın ben oğlum Labarna’ya bir ev verdim; ona yeterince toprak verdim.
Yeterince büyükbaş hayvan, yeterince küçükbaş hayvan ona verdim.
Uslu oturduğu sürece yesin içsin;
İstediğinde eskisi gibi, yukarıya kente gelsin.
Ancak can sıkacak davranışta bulunursa, ya da herhangi bir kötülük, herhangi bir bozgunculuk yaparsa yukarıya kente gelmesin, evinde otursun. “
Bakın buraya, Murşili şimdi benim oğlum.
Onu (Kral olarak) tanıyacaksınız.
Onu tahta oturtacaksınız. Tanrı onun kalbini bir çok iyi hasletlerle doldurdu.
Bir aslanın yerini, tanrı ancak bir aslana verir.
(Hattuşili veliahtı övdükten sonra sözlerini soylular topluluğuna yöneltir ve onlardan yeni kralı sevmelerini ve saymalarını ister :)
” Bir savaş koptuğunda ya da bir başkaldırma olduğunda siz görevlilerim ve ülkenin büyükleri
oğlumun yanı sıra olup ona yardımcı olunuz.
Ancak üç yıl sonra sefere çıkmalıdır. Daha şimdiden onu bir kahraman kral yapmak arzusundayım.
Ama daha şimdiden, henüz o duruma gelmeden, ona krala gösterilen saygı yapılmalıdır.
Sizin için o tanrısal güneş kralının sulbündendir, böylece onu bir kahraman kral olarak yetiştiriniz.
Eğer onu daha çocuk yaşta savaşa götürürseniz onu sağlıkla geri getirmeye bakın;
ve sizin topluluğunuz bir kurdunki gibi olsun.
Artık kavga olmamalı; onun görevlileri bir ananın çocuklarıdır.
Sizi artık bir kalp, bir göğüs ve bir duygu birbirinize bağlıyor.
Sakın kendinizi büyük görmeyin, aranızda hiçbir kimse ona rakip olmasın ve buyrultuya karşı çıkmasın;
Böyle bir davranışı, Sinahuva ve Urabira kentlerinin yaptığı hareketi siz yapmayınız.
Kötülük size bir kez yapışmamalıdır.
Yoksa benim oğlum size benim ötekine yaptığımı yapar.
Siz, benim sözlerimi ve benim sağduyumu bilenler
oğlumu hep sağduyuya doğru eğitin.
Hiçbiriniz diğerini geri itmemeli ve hiçbiriniz ötekine kötülükte yardımcı olmamalıdır.
Kent yaşlıları konuşmamalı;
Oğluma hiç kimse kendi çıkarı için başvurmamalıdır.
Oğlum! Hatti’nin yaşlıları sana söz yöneltmemelidir;
Hiç bir kimse, ne Kussara’dan, ne Hemmuva’dan ne de Tamalkiya’dan ya da Zaipa’dan; onun gibi halktan hiçbiri sana söz yöneltmemelidir.
Oğlum Huzziya’ya bakınız, ben, kral, onu Tappassanda Kenti ‘ne kral yaptım.
Ama oradaki adamlar onu kullandılar ve onu kötüye sürüklediler; onu bana düşman kıldılar: ‘babana başkaldır’ dediler.
Tappassanda sarayları günahtan arınmadılar.
Günahtan arınmayı sen yerine getirmelisin.
(Hattuşili bundan sonra oğlu Huzziya ve kızı ile olan çatışmaları anlatır. Öyle anlaşılıyor ki Büyük Kral yuvasında pek mutlu değildi. Bu çatışmalar ayrıca ülke için de çok zararlı olmuştur. Hattuşili bu
zor günleri söyle anlatıyor :)
“Bunun üzerine, ben kral, Huzziyayı yerinden aldım.
Hatti’nin oğulları Hattuşa’da birbirlerine düşmüşlerdi. O zaman kızımı kullandılar ve onun erkek nesli olduğu için, onu bana düşman kıldılar: « Babanın tahtı için bir erkek çocuk yok! Oraya bir uşak oturacak.
Bir uşak kral olacak » dediler.
Ve böylece O, Hattuşa kentini ve sarayı benden ayırdı, ülke büyükleri ve benim kendi saray soylularım bana karşı açıkça düşman oldular.
Ve o bütün ülkeyi birbirine kattı.
O zaman kardeş kardeşi kavgada öldürdü;
Dost dostu öldürdü. Hatti ‘nin çocukları
öldüler.
Ve kimin büyük baş hayvanı, küçük baş hayvanı, bir evi, bir samanlığı, bir üzüm bağı, toprağı,
kimin altını, gümüşü, değerli taşları, madenleri,
tuncu var idiyse ve bütün mallar,
bu karışıklık döneminde yok olup gitti.
Sonra tanrılar kızı elime verdiler. O Hatti’nin oğullarını ölüme götürmüstü ya!
Ve ben kral, kızdan bütün varlığını istedim. « Sana az bile versem Hatti’nin oğulları beni dilleri ile sorguya çekeceklerdir. »
O zaman O, şunu söyledi: « Beni yok olmağa attın ».
Bunun üzerine ben kral, kıza biraz (mal) verdim.
O zaman O, şöyle söyledi: « Neye bana bu kadar az verdin? »
Ben, kral, konuştum: « Azdır! Ancak sana bol hayvan
ya da bol toprak verseydim o zaman ben kendim ülkenin kanını emmiş olurdum. »
Kızım benim başımı ve benim adımı kirletti.
Ve ben, kral, kızı aldım ve onu Hattuşa’dan buraya aşağıya getirdim.
Şimdi buyuruyorum: Toprak ve mülk, toprak ve mülk için. Hayvan hayvan için…
O babanın sözünü bir yana itti,
Hatti oğullarının kanını emdi. -Şimdi ama- kentten sürüldü.
Evime gelirse evimi yıkacaktır.
Hattuşa kentine gelirse onu ikinci kez (bizden) ayıracaktır:
Taşrada ona bir ev verilmiştir. Yesin içsin.
Siz ama ona hiçbir kötülük yapmayınız.
O kötülük yaptı.
Ben ona karşılık kötülük yapmayacağım.
Beni baba diye anmadı; ben (de) onu kızım diye anmıyorum.
Bugüne kadar ailemden hiç kimse benim buyrultularımı uygulamadı. Murşili, sen benim oğlumsun, bunu sen yap.
Böylece babanın sözlerini tut, babanın sözlerini tuttuğun sürece ekmek yiyip su içeceksin.
Olgun adam olduğun zaman ise günde iki üç kez ye, kendine iyi bak.
İçine yaşlılık çöktüğünde kana kana iç.
O zaman babanın sözlerini bir yana bırakabilirsin.
(Büyük kral aynı öğütleri soylular topluluğuna ve ülkenin ileri gelenlerine de verir :)
Sizler benim en yüksek görevlilerimsiniz!
Ve benim, sizler de kralın sözlerini tutunuz.
Siz yalnız ekmek yiyip su içeceksiniz.
Böylece Hattuşa ayakta kalacak,
ülkem de huzur ve barış içinde olacak.
Ama siz kralın sözlerini tutmazsanız gelecekte yaşantınızı sürdüremezsiniz; yok olursunuz!
Kim kralın sözüne önem vermeyecekse o şimdiden
ölmelidir. Böyle birisi benim bakanım, benim en yüksek
görevlilerimden biri olmamalı! Onun tenasül aleti kesilmelidir.
Büyükbabam Pu-Lugal-ma’nın sözleri ile böyle oldu.
Onun çocukları başkaldırmaya itilmediler mi?
Benim büyükbabam kendi oğlunu Sanahuitta’da veliaht ilan etmişti.
Ancak sonra kendi görevlileri, ülkenin büyükleri onun sözlerini dinlemediler ve Papahdilmah’ı tahta çıkardılar.
Şimdi kaç yıl geçti aradan ve kaç kişi felaketten kurtuldu?
Nerede büyüklerin evleri?
Bunlar yok olmadı mı?
Sizler, benim, Büyük Kral Labarna’nın, sözlerini tutunuz.
Tuttuğunuz sürece Hattuşa kenti ayakta kalacak ve siz ülkenizi barışa ulaştıracaksınız.
Yalnız ekmek yiyip su içeceksiniz.
Sözlerimi tutmazsanız, ülkeniz yabancıların eline geçer.
Ancak sizler tanrılara da saygıdan geri kalmayınız:
Onların ekmek payı, onların şarap payı,
Onların çorbaları, onların yemekleri sofraya konmalıdır,
Ve sen Murşili bunu ne savsaklamalısın ne de unutmalısın.
Ama savsaklarsan felaket yine gelir, eskisi gibi.
Böyle olsun (“Amin”).
(Hattuşili Murşili’ye son öğütlerini veriyor :)
Sana sözlerimi ilettim ve bu levhayı (tableti) sana aydan aya okusunlar,
böylece benim sözlerimi ve tecrübelerimi hep kalbinde saklayacaksın.
Ve benim görevlilerimi, ülkenin büyüklerini merhametle idare et!
—Birinde hainlik sezersen, biri tanrı önünde günah işlerse ya da biri yersiz bir söz ederse, bu durumlarda Pankus’un (soylular topluluğunun) düşüncesini sor.
Arkadan kötü konuşmaların sonuçları da,
Pankus’un kendi iyiliği için önlenmelidir.
Oğlum kalbine ne yerleştirdimse hep ona göre hareket et.
Cesedimi yıka, gerektiği gibi!
Beni göğsüne bastır ve göğsünde tutarak beni toprağa göm.


Ex Oriente Lux- Işık Doğudan Yükselir
(Etrüsk deyişi)
Seid-el-Ghazi köyünü arkalarında bırakalı epey olmuştu. Asya Minör’deki yolculukları 1800 yılının 19 Ocak günü, Constantinople’da başlamıştı. Kartal, Ghebse, Niceae, Lefke, Shugut, Eski-shehr rotasını takip etmişlerdi ve şimdi de takvimler, 27 Ocak’ı gösterirken, Kòsru Pasha-Khany’a doğru ilerliyorlardı. Kış mevsiminde olmalarına rağmen, çimen ve ağaçların fırçasıyla yeşilin onlarca tonuna boyanmış bir tuvalde, atlarını sürerlerken, birdenbire biten volkanik kayalar, yollarını kesmeye çalışan eşkıyaları çağrıştırıyordu. Evet, uzaktan vahşi görünüyorlardı ama yakına gelip dokunduğunuzda bir un kurabiyesi kadar yumuşak olduklarını hissediyordunuz. Seid-el-Ghazi’de kendilerine anlatılan yazılı anıtların, tüf denilen bu kayalara oyulması, çok da zor olmasa gerekti.
Majestelerinin ordusunda yüzbaşı olan William Martin Leake, Osmanlı kuvvetlerine topçuluk eğitimi verdiği Stanbol’dan, Napolyon’un saldırdığı Mısır’a gitmek üzere yola çıkmıştı. Kral III. George, bu savaşta Türklerin yanında yer almıştı.
Bir asker ve aynı zamanda antikaya meraklı bir topografyacıydı. Katıldığı her seferde, geçmişte kalmış kadim uygarlıkları araştırmak özel ilgi alanını oluşturuyordu. Şimdi de Kıbrıs’taki İngiliz filosuna katılmak için “Phrygia Epictetos” un bu muhteşem coğrafyasında ilerlerken kendisini bekleyen sürprize doğru yaklaşıyordu.
Başını kaldırıp göğe baktı. Geçmişin tanrısı, bugünün yıldızı güneş, şu soğuk günde az da olsa bedenlerini ısıtıyordu. Matarasından bir yudum alırken, yol arkadaşlarına baktı. Hepsi de Tatar ulakları gibi giyinmişti : Tuğ General Koehler, Sir Richard Fletcher, Cambridge’de Arapça profesörü olan Arcdeacon Carlyle ve Kraliyet Askeri Haritacısı Mr. Pink ekibin diğer üyeleriydi.
Bu arada etraflarını saran çam ormanından çıkarak güzel bir vadiye gelmişlerdi. Sola dönerek vadinin içlerine indiklerinde bir takım kale harabeleriyle karşılaştılar. Aynı zamanda, yaklaşık 45 metre yükseklikte kapı ve pencereleri olan antik kaya mezarları görülüyordu. Bir kaçını inceledikten sonra yollarına devam ettiler.
Bir süre sonra karşılarına çıkan manzara karşısında tüm ekip üyeleri, oldukları yerde mıhlanmışlardı. Önlerinde yükselen görkemin yarattığı hayranlıkla, bir süre, atları üzerinde, öylece kalakaldılar.
Pembemsi tüf kaya bir megaronun ön cephesine benzetilerek işlenmiş, geometrik desenlerle süslenmişti. Ortada kapıyı andıran bir niş bulunmaktaydı. Boyutları gerçekten çok etkileyiciydi ve tanrısal bir büyüsü vardı. İlk kendine gelen General Koehler oldu. Atından atlayarak, omzunda çantası, anıta doğru ilerledi. Gün ışığından daha fazla yararlanabilmek için aceleyle defterini ve kalemlerini çıkardı. Hızla anıtın kabataslak bir çizimini yapmaya koyuldu.

Onun arkasından Yüzbaşı Leake ve Profesör Carlyle geldi. Merakla anıttaki iki yazıtı incelemeye başladılar. Kopyasını çıkarmaya başladıkları yazılar, bildikleri hiçbir dile benzemiyordu. Grek alfabesini andırsa da baktıkları harflerin hiçbir anlamı yok gibiydi veya Grek alfabesinin çok erken bir formu olmalıydı.
Anıtın sağ yan duvarı boyunca aşağıdan yukarı doğru işlenmiş olan, 4,75 metre uzunluğundaki satır 25 santimetrelik harflerden oluşuyordu. Yazıt, “BABA” sözcüğü ile başlıyordu. Leake bu sözcükle “Papas” veya “Papias” (father-baba) arasında bir benzerlik hissetmişti. Bithynia’da Papas, Tanrı Jupiter’in adlarından biriydi diye düşündü.

Cephedeki yazıtlardan diğeri 11 metre uzunluğundaydı ve harfler de 45 santimetre yüksekliğindeydi. Yukarı kısımda üçgen çatının sol kenarı boyunca akrotere doğru kavisli olarak, soldan sağa yazılmıştı. Başlangıç ve son bölümleri noksandı. Bununla birlikte dördüncü sözcüğe daha dikkatli bakınca, çocukluğundan beri bildiği efsaneler arka arkaya zihninde canlanmaya başlamıştı.
Kralın biri ölür ve bir veliahtı da yoktur. Ülkenin sakinleri perişandır. Yetkililer, kahinlere başvurur. Ve böylece kehanete uygun olarak başkente arabasıyla giren ilk kişi kral seçilir.
Bir gün tanrı Dionysos’un arkadaşı Satir bu kralın gül bahçesinde uyuyakalır. Kral, Satir’i en güzel şekilde ağırlar. Bundan etkilenen Dionysos, krala kendisinden bir dilek dilemesini söyler. Kral da orta çağın simyacılarını haber verircesine, dokunduğu her şeyin altına dönüşmesini ister. Artık çok zengindir. Ancak dokunduğu yiyecekler, çok sevdiği güller ve en önemlisi kızı altına dönüşünce hatasını anlar. Tekrar tanrıya gider ve bu güçten kurtulmak ister. Dionysos’un sözlerine uyar ve bir ırmakta yıkanarak bu beladan kurtulur.
Bir diğer öyküde de ki çocukken en sevdiğiydi bu, tanrılar Apollon ve Pan arasında bir müzik yarışması olacaktır. Bizim kral ise jüridedir. Apollon’un lirine karşılık Pan’ın kavalı. Kral, Pan’ı seçince Apollon çok kızar ve müzikten anlamadığını düşündüğü kralın kulaklarını eşek kulağına çevirir.
İşte bu eşek kulaklı efsanevi kral karşısındaki görkemli kayadan ona bakıyordu :

Yazıyı, Grekçe karakterlerle elindeki deftere yeniden yazdı : ΜΙΔΑΙ
Friglerin Gordios’la birlikte bilinen iki kralından biri : MIDAS
Ve efsane burada tarihsel bir gerçeğe dönüşüyor, yazılı bir belgeyle ispatlıyordu kendini.
Evet büyük bir olasılıkla yöre halkının Yazılıkaya dediği bu anıt, Kral Midas’ın mezarıydı ve Friglere aitti.

M.Ö. 738’de kral olan Midas’la birlikte Frigler en görkemli günlerini yaşarlar. Başkent Gordion güçlü surlarıyla ele geçirilemez bir kenttir. Midas Asurla da barış yapar ve doğu sınırlarını güvenceye alır. Asur belgelerindeki Muşki kralı Mita, olasılıkla Midas’tır. Ne var ki, 696’da İran üzerinden gelen Kimmerler her yeri yakıp yıkarak Frigya’ya ulaşırlar. Gordion’u ele geçirirler. Midas ise harabeye dönen kentin yıkıntıları arasında boğa kanı içerek intihar eder.
William Martin Leake, yolculuğunu anlattığı kitabını 1824 yılında yayımlar : Journal of a tour in Asia Minor,: with comparative remarks on the ancient and modern geography of that country
Daha sonra 1834 yılında bölgeye gelen Charles Texier, anıtı tüm ayrıntılarıyla gösteren bir gravür yapar. Ayrıca Areyastin anıtını keşfeder.
1888 yılında Ramsay, bölgede bulunan yerleşmeye Midas Kenti adını verir.
Matar Kybele’nin en kutsal alanıydı Midas (Midaeium) olarak anılan kent ve çevresi. Başkent Gordion’du ama Midas doğanın canlandığı, bereketin fışkırdığı, yaşamın kucaklandığı bir kült alanıydı. Phrygler (Frigler) için, “Ana” larına gösterdikleri şükran ve saygının kaya anıtlarına kazındığı bir coğrafyaydı. Helenistik dönemde, Pergamon Krallığı burayı kendi topraklarına katınca “İlaveten fethedilmiş Phrygia” anlamında “Phrygia Epictetos” olarak adlandırılan bu bölge, bugün Eskişehir, Kütahya ve Afyon üçgeninde bulunmaktadır. Volkanik ve dağlık bir bölgedir ama “Frig Vadisi” olarak anılır.

Bölgeye adını veren Frigler, M.Ö. 1200 yıllarında Balkanlar’dan göç etmişler ve ilkin Bithynia (bugünkü Bursa, Sakarya, Bolu yöresi) bölgesine yerleşmişlerdi. Bu tarih aynı zamanda, Anadolu ve Mısır üzerine, Deniz Kavimleri Göçü’nün olduğu ve Hitit İmparatorluğu’nun yıkıldığı döneme denk düşer. Herodot ve Strabon onların Anadolu’ya gelmeden önce, “Brigler” olarak anıldığını söylemektedir. Daha sonra yeni göç dalgalarıyla daha içerilere ilerleyen Frigler, Hitit topraklarının büyük bir kısmını ele geçirir. Trakya asıllı oldukları düşünülen Frigler, tıpkı Traklar gibi, kabileler şeklinde örgütlendiklerinden olsa gerek M.Ö. 8. yüzyıla kadar pek bir etkinlik göstermezler. Tarih sahnesine çıkışları ilk kralları kabul edilen Gordios’la (M.Ö. yaklaşık 750) olur. Onun ölümüyle de tahta efsanevi kral Midas (M.Ö. 738 - 696) geçer.
YAZILIKAYA – MİDAS ANITI
Midas kenti, Friglerin kült merkezidir ve buranın en görkemli noktası Yazılıkaya’dır. Doğu yönüne bakan anıt, her sabah günün ilk ışıklarıyla aydınlanmanın onurunu yaşar. Çünkü güneş tanrısına ilkin o merhaba der.
Yazılıkaya, bir “fasad”dır. Fasadlar, Friglerin anıtsal kaya mimarlığının en muhteşem örnekleridir. Bir megaronun ön cephe görüntüsünün, kayaya oyulmasıyla oluşturulmuş kült anıtlarıdır.

Bir fasadın mimari planında uygulanan temel prensipler, şu şekilde özetlenebilir : Üst kısım üçgen şeklinde bir tapınak alınlığından (beşikçatı) oluşur. Bu alınlığın üst köşesinde akroter denen süsleme öğesi bulunur. Alınlığın eğik kenarını pervaz sınırlar. Akroterin altında ise bir dikme yer alır. Bunların aşağısında da cephe duvarı görülür. Cephe duvarı her iki yanda bir çerçeve (yan duvar) ile çevrilidir. Cephe duvarının alt bölümünde ve ortada bir kapıyı andıran niş bulunur. Nişte Kybele heykeli bulunduğu tahmin edilmektedir. Cephe duvarı genelde geometrik motiflerle bezelidir.
Frig fasadları, Ana Tanrıça Kybele (Kibele-Kubileya-Kubile- Geç Hititlerde Kubapa) ‘ye adanmış açık hava kült alanlarıdır.
Midas Anıtı bunun en mükemmel örneğidir.

Fasadın kapladığı dörtgen kaya alanı 21x22 metre ebatlarındadır. Anıtın yüksekliği 17 metre, genişliği 16,5 metredir. Spiral şekilli karşılıklı iki daire akroteri oluşturur. Pervazda baklava dilimi motifleri vardır. Ana kiriş, küçük bir karenin köşeleri hizasına yerleştirilmiş dört adet baklava dilimi motifi dizisiyle süslüdür. Bu motif dizisi yan duvarda da devam eder. Cephe Duvarının ebatları 12,5x16,5 metredir ve ortasında 2,32x2,41 metre boyutlarında 1,02 metre derinliğinde bir niş bulunur. Burada bir zamanlar metal çubuklarla niş tavanına tutturulmuş bir Kibele heykeli bulunmaktaydı. Cephe duvarı da yine “meandır” denilen geometrik bezemelerle süslüdür.

“Duvar yüzeyi, iki bölüm halinde tasarlanmıştır. Birinci bölüm, ana kirişten başlayıp nişin üst seviyesinde sona erer. İkinci bölüm ise, yan duvarlar arasında uzanan yatay kabartma bant ile birinci bölümden ayrılmıştır. Merkezinde kapıyı simgeleyen büyük bir niş yer almaktadır. Birinci bölüm, rapport tekniğiyle yerleştirilen geometrik motiflerle köşeleri kesişen ve iç içe geçen dikdörtgen ve karelerin kombinasyonundan oluşmaktadır. Bu şablonu meydana getiren kabartma bant sistemi, kesintisiz olarak tüm yüzeyi kaplar. Boşluklar ise büyük kabartma haç motifleriyle doldurulmuştur.
1936-37 yıllarında, anıtın önünde arkeolojik kazılar yapılmıştır. Ana kayanın üzerinde yer yer 3 m kalınlığa ulaşan dolgu toprağın altından kuzeye doğru meyilli bir avlu (17x19 m), hemen güneyinde sütunlu bir galeriye ait ana kayaya oyulmuş düzgün bir taban (17x2.5 m) ile 4 adet sütun kaidesi (1x1x0.25 m), fasadın 2.5 m güneyinde bir büyük niş (3.1x2.95x2.48x1.45 m) ve 1.5 m kuzeyinde bir kaya odası gün ışığına çıkartılmıştır. Doğu-batı doğrultusunda uzanan galeri, batıda büyük bir nişle sınırlanmaktadır. Nişin tabanı galeri tabanından bir basamak yukarıdadır ve tavanı sağa doğru eğimlidir. Kazıyı yapan C.H.E. Haspels ve Albert Gabriel -galerinin işlevi ve tarihlendirilmesi konusunda farklı düşünseler öne sürmüşlerse de- burada, bir anıtsal fasad, üzeri açık bir avlu ve bir sütunlu galeriden meydana gelen, Ana Tanrıça Matar’a adanmış büyük bir açık hava kült kompleksi bulunduğu görüşünde birleşmektedir.”

YAZILIKAYA’NIN YAZILARI (M-01)
Adı üstünde bu anıtta, Frig dilinde yazıldığı kabul edilen yazıtlar bulunmaktadır. Frigler, Batı dünyası tarafından bir Hint-Avrupa kavmi kabul edildiğinden konuştukları dil de bu çerçevede ele alınmıştır. Frig dili ve yazısının çözülmesinde, tıpkı William Martin Leake’nin 1800 yılında yaptığı gibi Grek ya da Latin alfabeleri referans alınmış ancak tüm denemeler başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Frigçe, günümüze kadar çözülememiş bir dil olarak kalmıştır. Ayrıca araştırmacıların işini kolaylaştıracak bir çift dilli yazıt da (Frigçe-Grekçe gibi) henüz ele geçmemiştir.
1.Yazıt (M-01-a)

Yukarıda gösterilen yazıt, Grek alfabesine şu şekilde dönüştürülmüştür:
ΑΤΕΣ : ΑΡΚΙΑΕFΑΙΣ : ΑΚΕΝΑΝΟΓΑFΟΣ : ΜΙΔΑΙ : ΛΑFΑΓΤΑΕΙ : FΑΝΑΚΤΕΙ : ΕΔΑΕΣ
Yüzbaşı Leake, ilk gördüğünde 4. Sözcüğü Midas olarak okumuş ve o günden beri anıtın adı Midas olarak kalmıştır. Başta bulunan “ATES” sözcüğü ise Tanrıça Kibele’nin aşık olduğu Tanrı Attis ile eşleştirilmiştir. Friglerin Kibele için düzenledikleri şenliklerde, Gallos adı verilen Attis rahipleri dans ederken kendinden geçtiklerinde cinsel organlarını kesip Kibele’ye sunarlardı. Sünnet bu ritüelin yumuşatılmış ve stilize olmuş bir şekli olmalıdır. Sonra bu organlar toprağa gömülürdü. Toprak Ana ( Kibele) böylece döllenir, bereket sağlanmış olurdu. Kibele ve Attis çifti aslında Sümer tanrıça ve tanrısı, İnanna ve Dumuzi’nin Anadolululaşmış halidir. Belki de tersidir.
Sonda bulunan “ΕΔΑΕΣ” (EDAES) sözcüğü ise HADES (Cehennem) olarak yorumlanmıştır.
“Midas Anıtı” yazıtlarının çeşitli dillerden esinlenerek yapılan çeviri-yorumları aşağıda gösterilmiştir:
Etr : Etrüskçe
Gr : Grekçe
L : Latince
1) ATES: ARKİAEWAİS: AKENANOGAWOS: MİDAİ: LAWAGTAEİ: WANAKTEİ: EDAES
Kendini adayan Lord Attis, bunu halkın lideri ve kral Midas için yaptı.
2) ATES: ARKIA EFAIS AKENANO TAFOS: MIDAI: PAFAPa TAEI: FANA Ki TEI: EDAES
ATES: (Etr. ATES) Attis veya baba
ARKIA : (Etr. ARCIA, Gr. archon) Hükümdar, lord
EFAIS AKENANO : (L. effor-fari; Etr. EFA, EFAN) Akenano’nun adını dobra dobra söyledi
TAFOS: Taphos? mezar, gömme
MIDAI: Midas veya Media (L. Medi-orum, the Medes), veya orta (L. media, subst. i.e., media via, middle way) veya o iyileşti, iyileştirdi (L. medeor-eri)
PAFAPa : (L. paveo, pavere; Etr. PAF, PAFA) o korktu
TAEI: çam ağacı
FANA Ki TEI: kutsal yeri (L. fanum-i; Etr. FANI) (L. qui, quae, quod; It. chi; Fr. qui; Etr. KI, Ki) Tanrı’nın (L. deus, divus, di, divi, dea, diva; It. dio, dia; Fr. dieu, dieux, deese; Etr. TEI, TEIS, TEIFA)
EDAES : yapacaksın, meydana getireceksin (L. edo-edere-didi-ditum, fut. edes; Etr. ETA, ETES, ETO); veya cehennem (Hades)
3) ΑΤΕ ΣΑΡΚΙΑ ΕFΑΙΣ ΑΚΕΝ ΑΝΟ ΓΑFΟΣ ΜΙΔΑΙ ΛΑF ΑΓΤΑΕΙ FΑΝΑΚΤΕΙ ΕΔΑΕΣ
ATE SARKİA EFAİS AKEN ANO GAFOS MİDAİ LAF AGTAEİ FANAKTEİ EDAES
ATE = eskiden ….. idi
ΣΑΡΚΙΑ = sarx/SARKOS et, beden
ΕFΑΙΣ = *EYAE^S = hafifçe esen, savrulan, uçan
AKEN = AKE^N = yoksul
ANO = ANA = üstünde, aşırı, bitmiş
ΓΑFΟΣ :: *KHAYOS[XAYOΣ ] = XAOΣ [XAO`Σ ] ; XAIOΣ = yüce, asil, iyi
ΜΙΔΑΙ = ΜΙΔΑΣ, = MIDAS/MIDEO^S
ΛΑF :: LAY = akış, nehir
ΑΓΤΑΕΙ < *AXTHAomai (= Sorumluluk yüklendim) =? O mazlumdur
FΑΝΑΚΤΕΙ = *ΦAINETAI = O ortaya çıkar, kendini görünür kılar
ΕΔΑΕΣ = ADE^S = ölüler diyarı
ÇOK YÜCE MİDAS’IN SAVRULAN YOKSUL BEDENİYDİ ; SÜREKLİ EZİLİRDİ, ÖLÜLER DİYARINDA KENDİNİ GÖRÜNÜR KILDI
4) ATES ARKİAEVAİS AKENANOGAVOS MDAİ GAVAGTAEİ VANAKTEİ EDAES
Frigçe üzerinde çalışan Selahi Diker’in çevirisi :
Ey Ates, kralımız için öte dünyada yuva kur, Kibele’ye kavuştur. Bundan böyle Medler, Frigler, Misyalılar, Persler(-komşularımız) kardeştir.
5) ATES ARKİAEVAİS AKENANOGAVOS MİDAİ LAVAGTAEİ VANAKTEİ EDAES
Ey Ates, Arkias’ın oğlu, inanç ateşinin rahibi, Midas’ın askeri liderliği ve krallığı boyunca kendini adamış olan.
2.Yazıt (M-01-b)

1) ΒΑΒΑ : ΜΕΜΕFΑΙΣ : ΠΡΟΙΤΑFΟΣ : ΚΦΙJΑΝΑFΕJΟΣ : ΣΙΚΕΝΕΜΑΝ : ΕΔΑΕΣ
BABA : MEMEVAİS : PROİTAVOS : KFİYANAVEYOS : SİKENEMAN : EDAES
Veya
BABA: MEM EFAIS: PROITA FOST TIPA NA EPOS: SKENEM AM: EL AES
BABA: Baba (Attis, Ana Tanrıça Kibele’nin kocası))
MEM : göğsü,memesi, mammary? (L. mamma-ae; It. mammella; Fr. mamelle); veya ana-anne (It. mamma
EFAIS: dobra dobra söyledi (L. effor-fari; Etr. EFA, EFAN, EFAS, EFE):
PROITA : bu yüzden (L. proinde and proin)
FOST : mevcudu, gövde, boşluk-kuyu (L. fossa-ae; It. fusto; Fr. fut; Sanskrit, yasti; stick, club, L. fustis-is, Etr. 8VST)
TIPA : model, duvardaki figür, tip,çeşit (L. typus-i; It. tipo; Fr. type; Gr. typos, Polish, typ; Etr. TIPE, TIPES)
NA EPOS: aslına bakarsan, gerçekten (L. ne [nae]; Etr. NA) veya ..epik şiirin (L. epos)
SKENEM : Skenem? Bilmek, anlamak(re: L. scio, scire ; Etr. SCIS)
AM: Aşığım, seviyorum (L. amo-are; Etr. AM, AMA, AMaPa, AMaPEN, AMAR, AME, AMEM, AMI, AMIE, AMO)
EL AES : zeytin ? (Gr. elaia) veya, onu-ona (dişil) (L. eius, illius; It. ella; Fr. elle, elles) bronz, metal (L. aes, aeris)]
2) BABA MEMEVAİS PROİTAFOS KFİ GANAFEGOS SİKENEMAN ELAES
Selahi Diker’in çevirisi :
Ey Baba! Yalnız değilsin, Kibele var. Biraz dua ve Ay Tanrının ışığı yeter. Ey Sabazios, yuvana git, tanrılaşmış kralım yanına geliyor, onu ısıt, ona arkadaş ol
3) BABA MEMEVAİS PROİTAVOS Kt1İYANAVEYOS Sİ KENEMAN EDAES
Baba, the son of Meme, governer of Tyana, has dedicated this holy place
Baba, Meme’nin oğlu, Tyana’nın yöneticisi, bu kutsal yeri adadı.
(Tyana, Hititçe Tuwanuwa-Tuvana : MÖ 3000 ile 2000 yılları arasında Anadolu’da kurulan şehir devletlerinden birisi de Ön hititler tarafından kurulan ve merkezi İlçenin 4 km güneyindeki Aydınkent (İvriz) köyünde bulunan Tuvana Krallığı (Tyana Herekleia) şehir devleti olup, bu devlet merkezi Aydınkent (İvriz) olmak üzere MÖ 1200 ile 742 yılları arasında hüküm sürmüştür.)
3.Yazıt (M-01-f)
Anıtın sol tarafında bulunan nişdedir. Yazı, nişin sol duvarından başlayarak, sırt duvarı ve sağ duvar boyunca devam eder. 4,45 metre uzunluğundaki yazıda harf boyları, 40-45 cm.’dir:
[-?-]ΑΣ : ΤΥΑF?Ε/ΝΙJ : ΑΕ : ΕΣΥΡJΟJΟJ: ΤΟΤΙΝ : Ε.Δ.ΑΕ.[Σ]
[-?-]as : tuav?e/niy : ae : esuryoyoy: totin : e.d.ae.[s]

NISAE: ESVRM (ESYRM) : UTIN (FTIN) [ Nisae veya ayakta tuttu, maruz kaldı (L. nissus-a-um; nitor, to sustain) Dışarı gittim (It. escire [uscire]; L. exeo-ire-li [ivi]-itum; exirem ) onlar çalıştırır, kullanır (L. utor, uti, usus); olasılıkla bir ad: Utin?
4. Nişteki Yazılar

Anıtın ortasındaki niş çerçevesinin her iki yanında ve nişin sağındaki bezemenin alt kısmında kabaca kazınmış bazı yazılar (grafitiler) vardır. Burada Tanrıça Kibele’ye ait MATAR-(ANA) sıfatı görülmektedir.
4-a (M-01-c)
ΜΑΤΕ.Ρ.[—] (…) ΑΤΑΤΑΣΜ.?ΟΝΟΚΑΥΑ.
mate.r.[—] (…) atatasm.?onokaua
Ana
4-b (M-01-d)

ΜΙΔΑΣ : Midas
ΣΜΑΤΕΡΑΝ : smateran
:ΤFΕΜΕΣΕΝΕΠΑΡΚΕΣ? .. tvemeseneparkes?
ΜΑΤΕΡΑ[ : matera
ΑFΙΕ[ : avie[
MİDAS S MATERAN TVEMES ENEPARKES
Midas kendi olanaklarıyla bunu Ana Tanrıça’ya adadı.
M-01-e
Bir Türlü Çözülemeyen Frig Şifresi
Yukarıdaki yorumlarda da görüldüğü gibi yazıtlar çözülmeye çalışılırken daha çok Yunanca ve Latince; bazı durumlarda İtalyanca, Fransızca gibi dillerden yararlanılmıştır. Yıllardır üzerinde çalışılmasına ve onca spekülatif yoruma rağmen Frigçe çözülememiş bir dil olarak varlığını sürdürmektedir. Frigler, bir Hint-Avrupa uygarlığı olarak kabul edilip, yazı karakterleri de benzediğinden anahtar olarak Yunanca baz alınmıştır. Ne var ki tüm çözüm denemeleri varsayımdan öte gidememiştir. Kullanılan bu yöntemle, belki de Frigçe asla çözülemeyecek bir dil olarak kalacaktır.
Yorumlar arasındaki tutarsızlıklara, tek bir örnek vermek dahi, yeterlidir.

Burada ikinci karakter “İ” olarak telaffuz edilirken sonda bulunan aynı karakter bu kez “S” şeklinde seslendirilmiş ve “MİDAS” olarak okunmuştur. Bu durumu düzeltmek isteyen bazı araştırmacılar, aynı sözcüğü MİDAİ olarak okumuşlardır. Midai’yi, Midas’ın annesi ve tarımsal ürünlerin koruyucusu, demir madeninin tanrıçası olarak tanımlamışlardır. Hatta bu sözcüğün, Medleri işaret ettiğini söyleyenler de bulunmaktadır.
Batı ideolojisi, uygarlık tarihini “Yunan Kültürü” ile başlatmış ve tarihte iz bırakmış birçok topluluğa Hint-Avrupalı etiketini yapıştırmıştır. Hititler gibi, Mitanniler gibi Frigleri de böyle değerlendirmiştir. Lakin Hint-Avrupa dil ailesine soktukları Frigçeyi, Batılılar bir türlü çözememiştir. Yaptıkları spekülasyondan öte bir şey değildir. Ve buna da bilim demektedirler.
Şifre Çözüldü mü ?
Kazım Mirşan, ömrünü Türkçe’ye ve Ön-Türk araştırmalarına adamış bir dilbilimci ve tarihçidir. Tamga denen Ön-Türk runik yazısı ve bu sistemin alfabeye dönüşüm tarihi üzerine eşsiz yapıtlara imza atmıştır. Doğu Türkistan’ın İli Nehri üzerindeki Kulca Kentinde, 1919’da dünyaya gelmiş olan Mirşan, Berlin Üniversitesi ile İstanbul Teknik Üniversitesi’nde inşaat yüksek mühendisliği okumuştur. Almanca, Rusça, İngilizce ve Türk lehçeleri; (Tatarca, Özbekçe, Başkurtça, Tarançıca, Kaşkarlıkça yani Uygurca, Kazakça, Kırgızca, Azerice, Türkiye Türkçesi ile kendi ana lehçesi olan Tümenlikçe) dışında, Yunanca, Latince ve İtalyancayı meslek araştırmalarına yarayacak kadar bilmektedir. Mirşan’a göre Türklerin yazı yazmaya başlaması, Orhun Anıtları’ndan çok çok öncelere, neredeyse 5-6 bin yıl geriye gitmektedir. Bu ise yazıyı M.Ö. 3200’de Sümerlerden başlatan Batı Dünyası için kabul edilemez bir tezdir. “Resmi Tarih” in çöküşüdür. Ve bu nedenle Mirşan’ın çalışmaları karşısında üç maymunu oynamaktadırlar ve O’nu bir deli olarak görmektedirler.
Mirşan ne yapmıştır ?
Asya steplerinden izini sürmeye başladığı taşlara “urulmuş” yazıların yolculuğunun Kafkaslarda, Mezopotamya’da, Anadolu’da, Mısır’da, İtalya’da devam ettiğini ispatlamıştır. Mirşan, Etrüsk yazılarını ilk okuyan kişidir.
Elinde her zaman tek bir anahtarla (Ön-Türk tamgaları ve bunların alfabe şeklinde stilize olmuş formları), saydığımız bu geniş coğrafyada bazen bir taşa, bazen bir vazoya, bazen bir kilime, bazen bir sikkeye yazılmış yazıları okumuştur. Hiçbir yoruma kaçmadan, varsayım ileri sürmeden elindeki hep aynı bu anahtarla daha önce kimsenin çözemediği, yok olmuş bilinmeyen ırklara ait olduğu söylenen yazıları çözmüştür. Ortaya daima anlamlı ifadeler çıkmıştır.
Batılı araştırmacıların Grek alfabesine benzeyen işaretleri yorumlayıp okudukları yazılar ise her zaman anlamsız sesler topluluğu olarak kalmıştır.
Mirşan, aynı yöntemi Yazılıkaya’da da uygulamıştır.
Örneğin Batı’nın, “MİDAS” olarak okuduğu yazıya bakalım :

Türk tamgaları ile Türkçe düşünerek baktığınızda bu yazı “EMİN ELİTİS” olarak okunmaktadır. Batı’nın hiçbir zaman aklına getirmek istemediği de budur. Çözülememiş bir dil için Türkçe’yi referans almak. Ama bize öğretilen tarih yavaş yavaş değişmektedir. Etrükslerin Türk olduğu tezi, bugün Batı’da dahi birçok taraftar toplamıştır.
Yazılıkaya’ya bir de Türkçe ile baktığımızda efsanelerdeki kral Midas’tan değil, öldükten sonra ruhu uçarak Tanrı’ya kavuşmuş bir kraldan söz edildiği anlaşılır. Frigler, Türk müydü tartışmasına girmeden, bugüne değin çözülemeyen bir dile bir de bu açıdan bakmak, neden olmasın. Ancak bu tez, ispatlanmış ve akademik çevrelerde kabul görmüş bir gerçeğe dönüştüğünde tarihin yeniden yazılması gerekecektir. Batı buna yanaşır mı dersiniz. Göçebe ve barbar kabul ettikleri bir topluluğun yazıyı bularak uygarlığın başlatıcısı olduğunu teslim ederler mi ?













TRAKLAR
